Kaydol

Soru sormak, insanların sorularını yanıtlamak ve diğer insanlarla bağlantı kurmak için sosyal sorularımıza ve Cevap Motorumuza kaydolun.

Oturum aç

Soru sormak ve insanların sorularını yanıtlamak ve diğer insanlarla bağlantı kurmak için sosyal sorular ve Cevaplar Motorumuza giriş yapın.

Şifremi hatırlamıyorum

Şifreni mi unuttun? Lütfen e-mail adresinizi giriniz. Bir bağlantı alacaksınız ve e-posta yoluyla yeni bir şifre oluşturacaksınız.

Üzgünüz, soru sorma yetkiniz yok, Soru sormak için giriş yapmalısınız.

Küresel Isınma ve İklim Değişikliği

Küresel Isınma ve İklim Değişikliği

Sanayi devrimi ile birlikte yaşanan ekonomik gelişme ve sürekli artan dünya nüfusu, doğal kaynakların kullanımını hızlandıran itici güçlerdir. Doğal kaynaklar arasında bulunan kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtların aşırı kullanımı nedeniyle denizlerde ve havada küresel ortalama sıcaklık artmakta ve buna bağlı olarak iklim değişikliği meydana gelmektedir.

Bilim insanları, yeryüzündeki binlerce noktada ölçülen yüzey ve atmosferik sıcaklık değerlerine ve uydu verilerine dayanarak 1880 yılından bu yana küresel ortalama sıcaklığın 0.9°C arttığını belirlemiştir (NASA, 2018). Atmosferdeki CO2oranı sanayi devrimi öncesi döneme kıyasla %47’lik bir artış göstererek 278 ppm’den 410 ppm’e ulaşmıştır (NASA, 2019a). En yüksek CO2emisyonuna neden olan yakıt türleri sırasıyla kömür, petrol ve doğal gazdır. IPCC’nin güncelraporlarına göre (IPCC, 2018) küresel ısınma seviyesinin, mevcut hızda artmaya devam ettiği takdirde 2030-2052 yılları arasında küresel ortalama sıcaklık artışının 1.5°c’ye ulaşacaktır.

Dünya Bankası ise CO2 emisyonlarının şu andaki artış hızıyla devam etmesi durumunda 2060 yılında ortalama sıcaklıklardaki artışın 4°c’yi bulacağı uyarısını yapmaktadır (WWF, 2019).

İklim değişikliği, küresel ölçekten yerel ölçeğe, sıcaklık ve yağış gibi pek çok klimatolojik faktörlerde meydana gelen değişiklikleri ifade eden genel bir terimdir. Bu değişimler, küresel ısınmaya bağlı olarak meydana gelmektedir.

Örneğin, büyük ölçekte bakıldığında, 20. Yüzyılda A.B.D. (Amerika Birleşik Devletleri) daha yağışlı hale gelirken Orta Afrika’daki Sahel bölgesi daha kurak olmuştur. Kaliforniya’da ise bu değişimler Sierra kar kütlesinde azalmaya ve erimeye neden olmakta, bu durum da su kıtlığına yol açmaktadır (WWF, 2019).

Kara ve deniz sıcaklıkları artmakta, yağış davranışları/kalıpları değişmektedir; genel olarak yağışlı bölgeler özellikle kış aylarında daha yağışlı, kurak bölgeler ise özellikle yaz aylarında daha kurak hale gelmektedir. Deniz seviyesinde yükselme, kutuplarda ve dağlık bölgelerdeki buz kütlesinde kayıp, sıcaklık dalgaları, sel ve kuraklık gibi ekstrem hava olaylarının sıklığında ve şiddetinde artış, bitkilerin çiçeklenme dönemindeki kaymalar gibi pek çok değişikliğe neden olmaktadır.

NASA’nın GRACE uydu verilerine göre Antarktika (üst bölge) ve Grönland (alt) buz tabakalarının kütlesi 2002 yılından bu yana azalmakta olup, 2009 yılından sonra kütle kaybı hızlanmıştır (NASA, 2019c). Buz kütlesi kaybının değişim oranı Antarktika’da 127 Gigaton/yıl, Grönland’da ise 286 Gigaton/yıl’dır. Deniz seviyesindeki değişim ise en son 2018 Ağustos ayında yapılan ölçüme göre 87 mm’dir (NASA, 2019d). Değişim oranı 3.2 mm/yıl’dır. Deniz seviyesi yükselmesinin iki nedeni; buz kütlelerinin ve buzulların erimesi ile denize ilave su eklenmesi ve sıcaklığın artmasına bağlı olarak deniz suyunun genleşmesidir (NASA, 2019d).

Ülke Emisyonları ve Türkiye’nin Durumu

Fosil yakıt tüketimi kaynaklı toplam CO2 emisyonunda en yüksek oranlar Çin (%28), ABD (%15), Hindistan (%6) ve Rusya (%5)’ya aittir (Şekil 1) (Union of Concerned Scientists, 2018). Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin seragazı emisyonları ise, sanayileşmiş ülkelerle karşılaştırıldığında çok azdır. Türkiye’nin 2016 yılı toplam sera gazı emisyon miktarı 1990 yılına göre %135,4’lük bir artış göstermiş ve toplam 496,1 Mt CO2 eşdeğeri olarak hesaplanmıştır (TUİK, 2018). 2016 yılı emisyonlarında CO2 eşdeğeri olarak en büyük payı %72,8 ile enerji kaynaklı emisyonlar almış, bunu sırasıyla %12,6 ile endüstriyel işlemler ve ürün kullanımı, %11,4 ile tarımsal faaliyetler ve %3,3 ile atık takip etmiştir. 1990 yılından günümüze en fazla artış enerji sektöründe meydana gelmiştir (Köse, 2018). Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de en fazla sera gazı emisyonu enerji sektöründen kaynaklanmaktadır.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne göre, OECD üyesi olan Türkiye kalkınmış ülke olarak sınıflandırılmıştır. 1992 yılında imzaya açılan BMİDÇS’nin orijinal metninde hem Ek 1 (tarihsel sorumluk), hem de Ek 2 (maddi sorumluluk) listesinde yer almıştır. Türkiye, Ek 1’de yer alan tek gelişmekte olan ülkedir. Bu nedenle BMİDÇS’nin Ek’lerinden çıkmak için 1995 yılında gerçekleştirilen COP1’den 2000 yılında gerçekleştirilen COP6’ya kadar geçen süre içerisinde girişimlerde bulunmuştur. 2000 yılında tutum değişikliği yapılarak Ek 2’den çıkmamız ve Ek1’de özel şartları tanınmış ülke olarak yer almamıza ilişkin önerimiz sunulmuştur (T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2019).

EK 1’de yer alan ülkelerin sera gazı emisyonlarında mutlak azaltım hedefleri koyması, EK 2’de yer alan ülkelerin ise gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele çabalarına maddi katkı koyması gerekmektedir. Bu yükümlülükler nedeniyle sözleşmeyi imzalamayan Türkiye, 2001’de Marakeş’te düzenlenen 7. BMİDÇS Taraflar Konferansı’nda (COP7) alınan kararlarla Ek2’den çıkarken, Türkiye’yi EK 1’deki ülkelerden farklı kılan özel koşullar sözleşmeye taraf diğer ülkeler tarafından tanınmıştır. Bunun sonucunda Türkiye’nin mutlak emisyon azaltım hedefi koyması ve diğer ülkelere maddi destek yükümlülükleri ortadan kalkmıştır. Türkiye BMİDÇS’yi 2004 yılında 189. taraf ülke olarak onaylamıştır. Türkiye Çerçeve Sözleşme’de Ek1’de, yani gelişmiş ülke kategorisinde bulunmaktadır (İklim Haber, 2018

Şekil 1: Ülkelerin CO2 emisyon oranları (2015)

Şekil 1: Ülkelerin CO2 emisyon oranları (2015)
Şekil 1: Ülkelerin CO2 emisyon oranları (2015)

Türkiye, 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’ne 2009 yılında resmen taraf olmuştur. 2010 yılında düzenlenen COP16 (Meksika)’da ülkemizle ilgili olarak, diğer Ek 1ülkelerinden farklı bir konumda bulunduğu ve özel koşullarının mevcut olduğu BMİDÇS’ye taraf ülkelerce tekrar tanınmış, Çerçeve Sözleşme kapsamında destek mekanizmalarına erişimi onaylanmıştır. Doha ve Lima’da düzenlenen toplantılarda ise, Türkiye’nin başta Küresel Çevre Fonu (GEF) olmak üzere UNFCCC mekanizmalarına erişimi garantilenmiştir.

Ancak, Ek 1’de yer aldığı için Yeşil İklim Fonu (GCF) ve Temiz Kalkınma Mekanizması (CDM) altındaki desteklerden yararlanamamaktadır (İklim Haber, 2018). Türkiye, 2015 yılında kabul edilen Paris Anlaşması’nı 2016 yılında imzalamış ancak, ilgili anlaşmayı henüz mecliste onaylamamıştır. Türkiye 2020-2030 yıllarını kapsayan “Ulusal Katkı”sını Birleşmiş Milletler Sekretaryası’na sunmuş, artıştan azalış yöntemi ile (BAU[1]Business as Usual) sera gazı emisyonlarını yüzde 21’e kadar azaltacağını bildirmiştir (T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2019). Türkiye, Paris Anlaşması kapsamında “kalkınmakta olan ülke” olarak sınıflandırılmayı talep etmektedir.

İklim değişikliği ve küresel ısınmayla etkin mücadeleye aktif olarak katılım gösteren ülkemizde, özellikle enerji sektöründe emisyon hacminin iki ile üç kat arasında artmış olması, yenilenebilir enerji kaynaklarına daha fazla ağırlık verilmesinin gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu bağlamda, 10 Ocak 2019 tarihli Resmi Gazete de yayınlanan 27 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bünyesinde enerji verimliliği, iklim değişikliği, çevre ve sürdürülebilirlik alanlarında çalışmak üzere Enerji Verimliliği ve Çevre Dairesi Başkanlığı kurulmuş olması önemli bir adımdır.

Benzer Yazılar

Yorum yap

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekiyor.